Her Kültür nice hikayeler barındırır
Yitik Bir Coğrafaynın Kimliksiz Hüzünlü Sesleri
Yitik Bir Coğrafaynın Kimliksiz Hüzünlü Sesleri

Yitik Bir Coğrafaynın Kimliksiz Hüzünlü Sesleri

Adımlarınız, Mezopotamya’nın kadim, tozlu ve sırrını saklayan coğrafyasına doğru yöneliyor. Haritanın bu çizgilerinde, Nusaybin’in güneşten kavrulmuş, taşları asırların yorgunluğunu taşıyan sokaklarındasınız. Bu hikaye, coğrafyanın bağrında yaşayan sessiz bir çığlığın; Domların hikayesidir.

Ayağınızın altındaki toprak kuru, çoraktır; attığınız her adımda havaya yükselen ince toz bulutu, yüzünüze Mezopotamya’nın o tanıdık, kavurucu nefesini üfler. Kulaklarınızda ilk çınlayan ses, uzaklardan gelen, derinden işlenen hüzünlü bir tınıdır. Bu, on yaşındaki küçük Levend’in parmakları arasından dökülen rebabın sesidir. Sadece bir müzik aleti değildir elindeki; yılan ve balık derisiyle kaplanmış o gövde, bu coğrafyanın nehirlerini, çöllerini ve saklı dramlarını haykırır. Hava ağırdır, nemle değil, yaşanmışlıkların ve ötelenmişliğin yüküyle… Ciğerlerinize dolan koku, kuruyan kerpiç evlerin, tütünün ve güneşin altında kavrulan taşların kokusudur.

Siz, haritanın kıvrımlarında ilerledikçe mekanın ruhu üstünüze sinmeye başlar. Bir yokuşu tırmanırken bulursunuz kendinizi. Bu yokuş, sadece dik bir sokak değildir; bu coğrafyada kimliksiz, yurtsuz ve aidiyetsiz bırakılmanın, hayata karşı dik durmaya çalışmanın o dik, engebeli patikasıdır. Etrafınızdaki evlerin avlularından çocukların şenlikli gülüşleri yükselir. Domlar, her şeye rağmen hayatla bağlarını o curcuna, o müzikli neşeyle kurarlar. Fakat bu neşenin hemen ardında, taş duvarların gölgesinde oturan Pehlivan amcanın yüzündeki derin çizgileri görürsünüz. O çizgiler, Mezopotamya’nın haritasındaki sıradağlar gibidir; her biri bir göçü, bir dışlanmışlığı, bir yok sayılmışlığı anlatır.

Yolunuz sizi dar sokaklardan çıkarıp uçsuz buçuksuz ovaya fırlatır. Karşınızda duran bu alabildiğine uzanan ova, hem bir özgürlük vaadidir hem de sınırların insafsızlığıdır. rüzgar sertleşir; saçlarınızı uçururken, sınırın öte yakasından getirdiği hüzünlü melodileri kulaklarınıza fısıldar. Burada mekan, bir karakterden daha fazlasıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların alnına kazınmış kader gibidir; su kıttır, gölge azdır ama direnç sonsuzdur. Okunmayan dillerin, resmiyete dökülmeyen hayatların arasında, bir gölge gibi yürürsünüz.

Rebabın tellerinden süzülen son hüzünlü ve şenlikli çığlık, ovanın derinliğinde kaybolurken, siz bu coğrafyanın kayıp ama dimdik ayakta duran halkının ruhuna dokunmuş olarak haritadaki bir sonraki noktanıza doğru ilerlemeye devam edersiniz. Sınır çizgileri silinir, geriye sadece rüzgarın taşıdığı o ezeli şarkı kalır.